Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif in Kısaca Hayatı
Birinci dünya savaşının ardından Mondoros mütarekesiyle (1928) memleketimizin üzerine çöken kara bulutlar, tüm vatanseverleri olduğu gibi Mehmet Akif Ersoy’u da çok etkilemiştir. Tarihimizin bu acı günlerinde milli şairimiz Sebilürreşad dergisinde,
“Türklerin yirmibeş asırdan beri istiklalini korumuş bir millet olarak yaşadığını ve esarete asla tahammül edemeyeceğini” haykırmış, mandacılığa şiddetle karşı çıkarak, mandacılık taraftarlarını sert bir dille eleştirmiştir.
İzmir’in işgali haberini aldıktan sonra hemen Balıkesir’e geçerek (1920) Milli Mücadele saflarına katılmış olan Mehmet Akif Ersoy İstanbul’a dönüşünde işgal kuvvetlerinin ve hükümetin tüm baskılarına rağmen yılmamış, yazıları ile çok inandığı milletine, ümit, iman ve mücadele ruhu aşılamaya devam etmiştir.
Ankara’nın İstiklal Savaşı’nın merkezi olarak belirmeye başlamasından sonra, arkadaşları ile beraber Ankara’ya gelerek, üst düzey yöneticileri arasındaki yerini almıştır.
Ankara Hükümeti’nin verdiği görevle Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde heyecanlı ve inandırıcı vaazlar vererek halkı Milli Mücadele saflarına, birliğe ve cepheye davet eder. Nitekim Ankara’ya gelmesinden kısa bir süre sonra Konya’da çıkan isyan üzerine Konya’ya gider ve isyanın bastırılmasında büyük hizmeti dokunur. Daha sonra Kastamonu’dadır.
Türk İstiklal Savaşı’nın çeşitli kademelerinde aktif görev alan Mehmet Akif, bu kutsal savaşı İstiklal Marşı’mız ile abideleştirmiştir (1921). “Milletime armağan ettim” dediği için Safahat’ ına almadığı İstiklal Marşı’ nı nasıl yazdığını Mehmet Akif şöyle anlatmaktadır; “ ... Bu ümitle, imanla yazılabilir. O zamanı düşünün... imanım olmasaydı yazabilirmiydim? Zaten ben başka türlü düşünüp başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır. Şu var ki, İstiklal Marşının şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihi değeri vardır.” Mehmet Akif’in dediği gibi “... Allah bu millete bir daha istiklal marşı yazdırmasın.”
Burdur Milletvekili olmasına rağmen günlük, değişken politikaların daima dışında kalmış, siyasi çekişmelerden ve dedikodulardan nefret etmiştir. Bu nedenle artık Mehmet Akif ikinci mecliste görev almaz.
Mehmet Akif’in görüşlerine gelince; İncelendiğinde açıkca görüleceği üzere, büyük Millet Şairimizin eserleri milletin dert ve bunalımları ile dolu olup ve bunların çözümlerine yönelik mesajlar taşımaktadır. Şiirlerinde kendi sıkıntı ve problemlerine yer vermez. İnsanımızın derdi onun derdidir. Bugün bile çözümleri için uğraşıp durduğumuz, bütün milli ve toplumsal problemlerimiz Safahat’ında isabetli görüş ve düşüncelerel dile getirilmiştir.
Onun cemiyetimizde gözlediği en önemli husus, her alanda kendisini belli eden geriliktir. Memleket adeta bir harabe halinde, millet perişan, bakımsız, iktisadi hayat felce uğramıştır. Kısaca her şey tembellik ve cehaletin pençesine düşmüştür. Bu nedenle ahlakta dejenere olmuş, milletin birlik ve beraberliği bozulmuştur. Din adına birçok hurafeler üretilmiştir. Bütün bu olumsuzluklar yanında ülke yönetimini elinde bulunduranlar kendilerini düşünmekten milletin sıkıntılarını işitmez olmuşlardır. Devlet otoritesi zayıflamış, zulüm ve haksızlıklar almış yürümüştür. Kaybolan topraklar, küçülen vatan, teslim olan ordular ve bunlara seyirci kalan millet karşısında Mehmet Akif üzgün, kederli, ezik, fakat ümit ve azim abidesidir.
“Bırakın matemi yahu! Bırakın feryadı Ağlamak faide verseydi, babam kalkardı! Göz yaşından ne çıkarmış ? Neye ter dökmediniz? Bari müstakbeli kurtarmağa bir azm ediniz”
Bu gerilik ve cahilliğin sorumlusu kesinlikle islam dini olamaz. Bunun sorumluları, müslümanlığın özünden çok şekilciliği ile uğraşan, Kuran’ı yanlış anlayan, yanlış yorumlayan ve yanlış uygulayanlardır, ilimsiz hocalardır.
“Sarıklı Milletidir milletin başına bela.... Fakat umumunu birden batırmak iş değil a!”
İslam dininde cehaletin, tembelliğin, nemelazımcılığın, taassubun, batıl inançların yeri yoktur. Akif, mezarlardan yardım istemenin, bez bağlayarak mum yakmanın, üfürükçülüğün ve benzeri şeylerin şiddetle karşısındadır. İslam dini ölüler dini değil, hayat dinidir. Akif bu taasup ve hurafeler karşısında halkı uyarır;
“İnmemiştir hale Kur’an, bunu hakkiyle bilin, Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”
Toplumun kurtuluşu için ahlak inkilabının gerektiğine inanan Mahmet Akif Ersoy’a göre islam dini, ahlakın esasını teşkil eder.
Diğer yandan Akif milliyetçidir. Mehmet Akif’in milleyetçiliği ile müslümanlığı iç içe geçmiş olup, Türk ve İslam ruhu Safatah’ının ilham çekirdeğini oluşturur. Mehmet Akif, Türk milletinin bir mensubu olmakla her zaman iftihar etmiş, şan ve şerefle dolu Türk Tarihi’ne büyük hayranlık duymuştur.
Müsbet ilme inanan, ilim, fen ve sanatın millet kalkınmasındaki önem ve yerini iyi bilen Akif çalışkanlık fikri zerinde ısrarla durur. Akif’e göre ilim ve irfanı elde etmenin, Avrupa milletleri seviyesine ulaşmanın yolu, bilinçli ve sistemli çalışmaktan geçer. Çünkü beka (devamlılık) ancak sa’y (çalışma) ile hak edilir.
“Bekaayı hak tanıyan sa’yı bir vazife bilir, Çalış çalış ki bekaa sa’y olursa hakkedilir.”
Akif, cehaletle bir yere varılamayacağını yirminci asrın ilimler asrı olduğunu hakimiyetin, ilmin eline geçtiğini söyleyerek;
“Alınız ilmini garb’ın, alınız san’atını, Veriniz mesainize hem de son süratini.”
......
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız, Çünkü milliyeti yok san’atını, ilmin yalnız.”
gerekiyorsa bu uğurda hiçbir fedakarlıktan kaçınılmamasını istemektedir;
“Altı aylık yolu, dağ taş demeyip çiğneyerek, Çin-i Maçindeki bir ilmi gidip öğrenecek.”
Akif, batının teknolojik üstünlüğünü takdir etmekle birlikte batıcı değildir. O batı medeniyeti ile tekniğini ayrı ayrı ele almakta, tekniğini kabul ederken, hıristiyanlık ruhu üzerine kurulmuş, emperyalist emeller güden batı medeniyetini reddetmektedir. Özellikleri itibarıyla batı medeniyeti insanımızın yapısına terstir. Bu nedenle medeniyet değiştirmek yerine, batıdan sadece milli bünyemize uygun olanların alınması doğru olacaktır. Batı karşısında her an büyük ve güçlü bir Türkiye hayali ile yaşamış olan Mehmet Akif, gelişmiş bir Türkiye’nin tüm geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelere öncülük etmesi gerektiğini vurgulamış, bütün ömrünü de bu yolda tüketmiştir.
Akif hayatı boyunca belli ahlaki prensiplerin adamı olarak yaşamış, dostları arasında her zaman dürüst ve sözüne güvenilir bir insan olarak kalmıştır. Bir karakter adamı olan Mehmet Akif, eserlerinde olsun, vaaz ve hasbihallerinde olsun inandığından başka bir şeyi milletine telkin etmemiştir.
Her zaman muhtaçları gözetmiş, gariplere, düşkünlere yardım etmiştir. Haksızlıkların daima karşısında olmuştur. Muhtaç birisi kendisinden yardım talebinde bulunduğu zaman, hiç bakmadan cebindeki son kuruşa kadar veren, verecek birşeyi olmadığında ağlayan çok merhametli bir insandır.
Mehmet Akif, Ankara’da kışın ortasında üzerindeki paltosunu, evinin kapısına gelen çıplak bir fakire giydirecek ve evinin tek mefruşatı olan kilimini de yine bir fakire verecek kadar yardımseverdir. Soğuk Ankara kışlarında ceketle gezmeye devam eden Mehmet Akif’in seciyesi, İstiklal Marşı için ödül olarak ortaya konan beş yüz lirayı alıp, kendi ihtiyaçları için harcamaya müsait değildir. O prosedür icabı bu parayı almış ve hemen arkasından fakir müslüman kadır ve çoğcuklara muhtelif işler öğreterek, yoksulluklarına son vermek amacıyla kurulmuş bir hayır kurumu olan Darü’l Mesai adlı kuruluşa bağışlamıştır.
27 Aralık 1936’da bu dünyaya gözlerini kapayan Mehmet Akif’in cenazesine zamanın hükümeti gereken alakayı göstermemiş, Akif’in bayrağa sarılı tabutu, çok inandığı ve güvendiği Milliyitçi Türk gençlerinin yakın ve sıcak ilgisiyle, omuzlarda taşınarak Edirnekapı şehitliğinde toprağa verilmiştir.
Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle anıyoruz.
Mehmet Akif Ve Modern Bilim
Yavuz Bülent Bakilerin Güzündeki Mehmet Akif
Canakkale Destani Ve Istiklal Marsi
Mehmet Akifin Fikir Dünyasi
Copyright © Milliyetçiler Tüm hakları saklıdır. Yayınlanma:: 2006-08-18 (24839 Okuma) [ Geri Dön ] |